Bizim buralarda bir insanı kutsamak da, yerin dibine sokmak da jet hızıyla olur. Haluk Levent de bu ülkenin kolektif vicdanında uzun süre “iyiliğin, dayanışmanın, omuz vermenin” ete kemiğe bürünmüş haliydi. Şarkılarını seversiniz sevmezsiniz, ama kurduğu Ahbap organizasyonuyla tıkır tıkır işleyen alternatif bir umut kapısı açtığını kimse inkâr edemezdi.
Gelin görün ki, artık saklanamaz hale gelen o son iddia, adeta başımızdan aşağı kaynar sular döktü: Depremzedenin, yetimin, yoksulun umudu olan Ahbap paralarının kumar masalarında eritilmesi…
Şimdi hemen birileri çıkıp savunma kalkanlarını kuşanacaktır: “Ama Haluk Abi aslında çok iyi niyetli biri, özünde çok iyi bir insan!”
Durun, orada bir duralım. Tam da bu noktada, Avrupa kültürünün yüzyıllardır imbikten süzerek bugüne getirdiği, insan doğasının o karanlık dehlizlerini aydınlatan iki meşhur Alman atasözünü hatırlamanın sırasıdır.
İlki, bugün tüm dünyanın ortak mirası sayılan o sarsıcı gerçek: “Cehennemin yolu iyi niyet taşlarıyla döşelidir.”
İlk teologlardan halk bilimcilerine kadar uzanan bu köklü deyiş, bize çok basit bir şeyi öğretir: Sadece “iyi niyetli” olmak yetmez. İyi niyet, basiretsizlik, kontrolsüzlük ve sorumsuzlukla birleştiğinde, dünyanın en büyük felaketlerine giden yolu kendi ellerinizle döşersiniz. Haluk Levent’in kişisel trajedisi ve yarattığı hayal kırıklığı tam olarak budur. Toplumun güvenini arkasına alıp milyarlarca lirayı yönetmeye kalkışmak, sadece gitar çalıp “Akdeniz Akşamları” söyleyerek insanları duygulandırmaya benzemez.
İşte tam bu noktada, Almanların o daha az bilinen ama tokat gibi çarpan ikinci deyişi devreye giriyor: “İyilerle cehenneme gidilir.”
Alman halk kültüründeki ve edebiyatındaki karşılığıyla bu söz; aşırı saf, zayıf karakterli, “hayır” demeyi beceremeyen veya kendi zaaflarının esiri olmuş sözde “iyi” insanların peşinden gidenlerin, günün sonunda kendilerini nasıl bir cehennemin içinde bulacaklarını anlatır. Biz Haluk Levent’in “iyi adam” aurasına, o sempatik, samimi afişine bakarak peşinden gittik. Ama anladık ki, zaaflarına esir düşmüş bir “iyi”, kötülüğün bizzat kendisinden daha büyük bir yıkım getirebiliyormuş. Kötülük, bazen sadece kötülerin eliyle değil, omurgasını dik tutamayan iyilerin basiretsizliğiyle büyür.
Meseleyi sadece bir kumar tutkusu olarak basitleştirmek de hedefi ıskalamaktır. Burada asıl konuşmamız gereken şey, karakterin büyük parayla sınanmasıdır.
Haluk Levent, kariyeri boyunca irili ufaklı mali krizlerle, geçmişten gelen borç sarmallarıyla zaten hep boğuşmuş bir figürdü. Ancak Ahbap süreciyle birlikte önüne serilen, yönettiği o devasa fonlar, bir insanın hayatında görebileceği en büyük güç ve para sınavıydı. Ve ne yazık ki tarih tekerrür etti: Çok büyük paralar, eğer arkasında sarsılmaz bir kurumsal ahlak ve çelik gibi bir karakter yoksa, insanı çarpar. Karakteri bozar, gözü kör eder. Haluk Levent’in bu devasa finansal güç karşısında karakterinin erozyona uğraması, o paranın büyüklüğü altında ezilmesi çok muhtemel, hatta gün gibi ortada olan bir sonuçtu. O, bu sınavı geçemedi.
Halkın cebinden kuruş kuruş çıkan, acıyı hafifletsin diye emanet edilen paraları kumar masasının yeşil çuhasında har vurup harman savurmak, sadece hukuki bir suç değil, bu toprakların gördüğü en büyük ahlaki iflaslardan biridir.
Kimse bize “ama özü iyi” masalı anlatmasın. İyi niyetiniz batsın. Emanete hıyanet edildiği yerde, niyetin rengi beyaz da olsa hükmü karadır. Haluk Levent, kendi elleriyle ördüğü o iyilik kalesini, kendi zaaflarının altında bıraktı. Ve bizlere, o ağır hayal kırıklığının ortasında, yine o eski Alman bilgeliğini mırıldanmaktan başka çare kalmadı:
Evet, iyilerle de cehenneme gidiliyormuş. Hem de güle oynaya, alkışlarla…




