
İslam tarihinin ilk büyük toplumsal ayrımlarından biri, bugün pek hatırlanmayan bir kelimede saklıdır: Mevali…
Mevali, başlangıçta bir Arap kabilesine bağlı, onun himayesine girmiş köleleri ifade ediyordu. Fakat:
İslam fetihleri İran’dan Orta Asya’ya, Akdeniz’den Kuzey Afrika’ya yayıldıkça kavramın anlamı değişti. Özellikle Emevîler döneminde Müslüman olmuş –İranlılardan Türklere– Arap olmayan toplulukların genel adı haline geldi.
Din aynıydı ama toplumsal statü aynı değildi…
Emevî düzeninde Arap Müslümanlar siyasal ve askeri hiyerarşinin üstünde bulunuyor, mevali ise ikinci sınıf Müslüman muamelesi görüyordu.
Arap kadınlarla evlenmeleri bile yasaktı. “Namazı üç şey bozar; eşek, köpek ve mevali” diyorlardı! Mevaliyi camilerine bile sokmadılar. Mevaliye dönük eski vergi yükleri sürdürüldü. Vs.
Tarihin ironisi burada başladı:
Fetihlerle ganimet, toprak ve devlet gelirlerinden pay alan Arap seçkinleri giderek zenginleşti ve eğitimi, hekimliği, inşaatı, zanaatı, ticareti küçümsedi.
Şehirlerin üretim ve entelektüel hayatında küçümsenen mevali, birkaç kuşak içinde ekonominin, bürokrasinin ve ilim dünyasının vazgeçilmez unsuru haline geldi.
Ve:
Emevîlerin Arap üstünlüğüne dayanan düzeninden rahatsız olan mevali, zamanla Emevî iktidarına karşı büyüyen muhalefetin önemli unsuru oldu. Bu toplumsal tepki, yine Arap bir hanedan olan Abbasilerin iktidara gelişini kolaylaştırdı. Ve bu yeni dönemde Arap olmayan Müslümanların/mevalinin; devlet, ekonomi ve ilim hayatındaki ağırlığı belirgin hale geldi…
BÜYÜK KORONUN CEHALETİ
Mevali sınıfı üzerinde durmamın sebebi var kuşkusuz:
Mevali, İslam tarihinde yalnızca bir toplumsal statünün adı değildir; iktidar mücadelelerinin, isyanların, mezhepsel ayrışmaların ve siyasal hareketlerin arkasındaki maddi toplumsal dinamiklerden biridir…
Ne var ki İslam tarihine dair ne zaman böyle başlıklar açılsa, büyük bir koro meseleyi hemen itikada/inanca çeviriyor: Kim haklıydı, kim sapkındı, kimin inancı sahih/gerçeğe uygundu, kimin yorumu yanlıştı?
Böylece tarih, insanların yaşadığı dünyadan koparılıp salt iman esaslarının tartışıldığı hükümlere sıkıştırılıyor.
Oysa:
Fikirler boşlukta doğmaz. Siyasal düşünceler, insanların yaşadığı maddi dünyanın dışında şekillenmez. Yani: Mezhepler, isyanlar ve saflaşmalar üretim ilişkilerinden, servet bölüşümünden, vergi düzeninden, ganimet ekonomisinden, sınıfsal yükselme imkânlarından, devlet aygıtına kimin erişebildiğinden bağımsız değildir…
Arap-mevali ayrımı bu bakımdan sadece etnik ya da kimliksel gerilim olarak görülemez. İktisadi ayrıcalıkların, siyasi üstünlüğün ve toplumsal hiyerarşinin de ifadesidir…
Bu nedenle dini söylemi toplumsal zeminden ayırmak, tarihin nedenlerini sonuçlarından koparmak çatışmanın asli kaynaklarını örtmek anlamına gelir.
Elbette inanç çok önemlidir. Ama tarihi yalnızca itikat-kelam üzerinden okuduğunuzda maddi ilişkileri, sınıfsal çıkarları ve iktidar mücadelelerini görünmez kılarsınız…
Mevali bize tam da bu görünmeyen tarihi gösteriyor.
Koca İslam tarihi yalnızca inanç üzerinden okunabilir mi?
İslam tarihini iktidar, sınıf, mülkiyet, üretim ilişkileri ve toplumsal çatışmalar üzerinden okuyan güçlü ilahiyatçı damarımız yok maalesef…
Şuraya geleceğim:
HASMANE TUTUM
Mevali konusunu açmamın bugüne uzanan sebebi var:
Mekke Anlaşması üzerine dünkü yazımda inanç tartışması açmadım. Tam tersine, kutsal bir merkezin neden siyasi anlaşmanın adı ve mekânı haline getirildiğini sorguladım.
–Riyad yerine neden Mekke seçildi?
-Üç Sünni ülkenin kurduğu güvenlik ekseninde İran neden yoktu?
-Mekke’nin sembolik ağırlığı diplomatik meşruiyet üretmek için mi kullanılıyordu? Vs.
Bunlar itikadi değil, siyasal ve tarihsel sorulardı… Fakat kimi okur meseleyi hemen “Sünnilik-Şiilik” saflaşmasına çekip hasmane dil kurdu!
Oysa, yazının meselesi hangi mezhebin doğru olduğu değil, mezhepsel kimliklerin devletler tarafından nasıl siyasal anlam taşıyabildiği idi…
“Sünni ittifakı mı kuruluyor” sorusu; inanç hükmü değil, ortaya çıkan siyasi tabloya ilişkin analiz sorusuydu…
İşte hep burada sorun başlıyor:
Kutsal olanın siyasette nasıl kullanıldığını tartışmak, mukaddese saldırı sanılıyor!
Böyle olunca kullanılan kutsal mekânın, verilen mesajların siyasi anlamı görülemiyor. Devletlerin tercihleri sorgulanamıyor. Tarih, bugünün aidiyet kavgasına teslim ediliyor…
Tarihçilik, kutsala hüküm vermek değil, dini değerlerin iktidar tarafından hangi bağlamda, hangi amaçla, hangi sonuçlarla kullanıldığını incelemektir…
Mevali örneğini yazmamın sebebi budur:
İslam tarihini salt inanç üzerinden okursanız, iktidarı, sınıfı, çıkarı ve çatışmayı tarihten silersiniz…
Soner Yalçın
Odatv.com





