Anasayfa / Günün Haberleri / Bir kalıp tereyağında Türkiye’nin süt krizi | Salih Seçkin Sevinç

Bir kalıp tereyağında Türkiye’nin süt krizi | Salih Seçkin Sevinç



Bu hafta Harbiyiyorum için Türkiye’nin farklı bölgelerinde üretilen tereyağlarını yan yana koydum. En iyi tereyağlarını seçebilmek için lezzet testi yaptık.

Kimi beyazdı, kimi altın sarısı. Kimi yoğurt gibi kokuyor, kimi neredeyse hiç kokmuyordu. Bazısı ekmeğin üzerinde hemen eriyor, bazısı buzdolabından çıktıktan dakikalar sonra bile kesilmekte direniyordu.

“İyi tereyağı nedir?” sorusunun peşindeyken bir de önüme haber düştü: İhracatta kullanılacak tereyağının ithalatına izin verildi.

O anda mesele lezzetten çıktı, memleket meselesine dönüştü benim için.

Çünkü tereyağı yalnızca kahvaltıda ekmeğe sürdüğümüz bir yağ değil. Hayvancılığın, çiğ sütün, yemin, meranın, üreticinin ve ülkenin gıda politikasının küçük bir fotoğrafı aslında.

İYİ TEREYAĞI SARI OLMAK ZORUNDA MI

Tüketici olarak tereyağını çoğunlukla rengine ve kokusuna bakarak değerlendiriyoruz.

Sarıysa köy tereyağı olduğuna, kuvvetli kokuyorsa doğal üretildiğine inanıyoruz. Oysa tereyağının rengi; hayvanın yediği yemden mevsime, sütün yapısından üretim biçimine kadar pek çok etkene bağlı olarak değişebiliyor.

Beyaz tereyağı kötü, sarı tereyağı iyi değildir.

Keskin koku da tek başına doğallık göstergesi sayılamaz. Hatta bugün aroma kullanılarak tüketicide “köy tereyağı” algısı oluşturmak hiç zor değil.

Asıl bakmamız gereken ise hammadde.

Türk Gıda Kodeksi Tereyağı ve Sadeyağ Tebliği’ne göre tereyağı, süt veya kremanın yayıklanması sonucunda elde edilen bir süt ürünü. Tuz ilave edilmeyen tereyağında en az yüzde 82, tuzlu tereyağında ise en az yüzde 80 süt yağı bulunması gerekiyor. Üründeki su oranı da yüzde 16’yı geçemiyor.

Yani tereyağının tanımı aslında oldukça açık.

Ancak raftaki her ürünün bu tanıma ne kadar uyduğu hâlâ tartışmalı. Tarım ve Orman Bakanlığının taklit ve tağşiş duyurularında, tereyağındaki süt yağı oranının mevzuatta belirtilen sınırın altında kalması açıkça bir uygunsuzluk örneği olarak gösteriliyor.

Tüketici tereyağı parası ödüyor ama bazen “tereyağı”ndan daha azını satın alıyor.

İTHALATA AÇILAN YENİ KAPI

13 Ağustos’ta yayımlanan Denizli İhracatçılar Birliği sirküleri, tereyağı konusunda yeni bir dönemin başladığını gösteriyor.

Ticaret Bakanlığının kararına göre ihraç edilen işlenmiş ürünlerin üretiminde kullanılan tereyağının, Dahilde İşleme Rejimi kapsamında ithal edilmesine izin verildi. Ayrıca firmalar ihtiyaç duydukları tereyağını Et ve Süt Kurumundan da tedarik edebilecek.

Uygulama 6 Ağustos’ta yürürlüğe girdi ve 31 Aralık 2026 tarihine kadar devam edecek. Düzenlemenin ayrıntıları, ithal edilen tereyağının iç piyasada doğrudan satılması için değil, ihraç edilecek ürünlerin üretiminde kullanılması amacıyla getirildiğini gösteriyor.

Bu ayrıntı önemli.

Ortada bütün firmalara verilmiş sınırsız bir tereyağı ithalat izni yok. İhracatçı, yurt dışına satacağı ürünü daha rekabetçi bir maliyetle üretebilmek istiyor. Bu açıdan bakıldığında kararın ekonomik bir gerekçesi var.

Fakat yine de cevaplanması gereken bir soru bulunuyor:

Türkiye’de üretilen tereyağı, Türkiye’deki sanayici için neden pahalı hâle geldi?

ÜRETİCİ BAŞKA, SANAYİCİ BAŞKA ŞEY SÖYLÜYOR

TÜİK’in 12 Ağustos’ta açıkladığı verilere göre 2026 yılının ilk altı ayında tereyağı ve sadeyağ üretimi 56 bin 685 tona geriledi. Geçen yılın aynı döneminde üretim 58 bin 114 tondu. Düşüş yüzde 2,5 civarında.

Bu rakam tek başına büyük bir çöküş anlamına gelmiyor. Ancak süt üreticilerinin uzun süredir dile getirdiği maliyet sorunlarıyla birlikte okunduğunda farklı bir tablo ortaya çıkıyor.

Üretici yemden enerjiye, mazottan veterinerlik giderlerine kadar artan maliyetlerden şikâyet ediyor. Sanayici ise yerli hammaddenin fiyatıyla dünya pazarında rekabet edemediğini söylüyor. Tüketici de tereyağının fiyatından ve güvenilirliğinden yakınıyor.

Üç tarafın da kendi açısından haklı olduğu noktalar var.

Fakat gıda politikasının görevi, bu üç tarafı ithalat kapısında buluşturmak olmamalı diye düşünüyorum.

Nisan ayında Et ve Süt Kurumunun İtalya’dan tereyağı ithal etmesi de üreticilerin tepkisine neden olmuştu. TÜSEDAD Başkanı Müslüm Doğru, çiğ süt fiyatı hareketlenir hareketlenmez üreticinin karşısına “ithalat sopası” çıkarıldığını söylemişti. OdaTV’nin o gün aktardığı uyarının özü şuydu: İthalat kısa vadede fiyatı baskılayabilir fakat uzun vadede üreticiyi üretimden uzaklaştırabilir.

Mesele ithalata bütünüyle karşı çıkmak değil.

Arzın yetersiz kaldığı veya ihracatçının dünya pazarındaki rekabetini korumak gerektiği dönemlerde ithalat bir araç olarak kullanılabilir. Fakat bu araç, yerli üretimdeki yapısal sorunları erteleyen sürekli bir ağrı kesiciye dönüşmemeli.

Çünkü ağrı kesildiğinde hastalık ortadan kalkmış olmuyor. Bilakis kendi bağışıklık sistemimize zarar vermiş oluyoruz.

KÖY TEREYAĞI DEMEK YETMİYOR

Türkiye’de tereyağının bir başka sorunu da pazarlama dili.

Ambalajların üzerinde “geleneksel”, “köy”, “yayla”, “doğal” ve “çiftlik” gibi kelimeleri görüyoruz. Fakat bu kelimelerin çoğu ürünün hangi sütten, nasıl bir üretim yöntemiyle ve hangi koşullarda üretildiğini anlatmıyor.

Bugün tüketicinin ihtiyacı romantik köy fotoğrafları değil, üretimin izlenebilirliği…

Süt nereden geliyor?

Ürün krema tereyağı mı, yayık tereyağı mı?

Süt yağı oranı kaç?

Üretimde hangi yöntem kullanılmış?

Soğuk zincir korunmuş mu?

Gerçek kalite bu soruların cevaplarında saklı. Çünkü küçük üretici olmak tek başına kaliteli üretim anlamına gelmediği gibi büyük üretici olmak da mutlaka kötü ürün üretmek anlamına gelmiyor.

İyi tereyağının ölçüsü firmanın büyüklüğü değil; hammaddenin, üretimin ve etiketin dürüstlüğü.

TEREYAĞI KÜÇÜK, MESELE BÜYÜK

Bir ülkenin tereyağı politikası kulağa önemsiz gelebilir.

Fakat tereyağının gerisinde süt var. Sütün gerisinde hayvan, yem, mera ve üretici var. Üretici üretimden çekildiğinde yalnızca tereyağını kaybetmeyiz. Peyniri, yoğurdu, kaymağı ve bütün bir süt kültürünü de dışarıya daha bağımlı hâle getiririz.

Bu nedenle bugün tartışmamız gereken yalnızca ithal tereyağının fiyatı değil.

Yerli üreticinin neden rekabet edemediğini, sanayicinin neden dışarıdan hammadde aradığını ve tüketicinin neden satın aldığı ürüne güvenemediğini aynı anda konuşmalıyız.

Bir ülke ithal tereyağıyla ihracatçısının bugünkü maliyetini düşürebilir.

Fakat süt üreticisini kaybederse yarının tereyağını da dışarıdan almak zorunda kalacaktır.

Biz tüketiciler ise hala popülist bir yaklaşımla hâlâ iyi tereyağının rengi beyaz mı olur, sarı mı diye tartışıyoruz.

Odatv.com

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir